18 Haziran 2014 Çarşamba

Radikal ve benim Radikal maceram

Radikal gazetesinin artık basılmayacak ve hayatını sanal âlemde sürdürecek oluşu, bir yandan üzücü bir gelişme, insana bir kayıp duygusu veriyor; bir yandan da bütün okuryazarlar için ilginç ve heyecan verici bir deney. Bakalım bir gazete bu şekilde yaşayabilecek mi? Etkisi, ciddiye alınırlığı ne düzeyde olacak?

Radikal'in son hali bana arada derede kalmış görünüyordu. Tabloitti, ama sanki tabloit olmamaya çabalıyordu. "Ciddî gazete"ydi ama öyle değilmiş yapmaya uğraşıyordu. Basın-yayın âleminde genellikle düşülen bir hatanın kurbanı olmuştu sanki: Her yayının bir kimliği, kişiliği vardır ve başkalarına büyük okur ve para kazandıran birtakım işleri siz yaptığınızda hiç de öyle kazançlı çıkmayabilir, aksine, kimliğinizi zedeler, kişiliğiniz hakkındaki izlenimi bulandırır ve birşeyler kaybedebilirsiniz.

Radikal zaten bıçak sırtı bir konumdaydı.

Doğan Medya Grubu'nun bir üyesi olarak yer yer sol tınılı bir muhalif gazete olabilmek, ister istemez esneklik kabiliyeti ve manevralar gerektiriyordu. Üstüne üstlük, birtakım sağcı-muhafazakâr yazarlara köşeler açıp bir de yeni dönemin eğilimlerine ayak uydurmaya çalışmak, gazetenin kimliğini alacalı bulacalı bir hale getirmişti. Son dönemde de hem içerikli hem hafif olma, hem memleketten hiç de iç açıcı olmayan haberleri duyurma hem eğlenceli görünme atraksiyonlarıyla boğuşuyordu. Siyasî yaklaşım, konum, tavır vs. konularında da üstesinden gelinmesi kolay olmayan çelişkiler barındırıyordu. Gezi ile birlikte, özellikle başbakanın birçok konuda kimseye ılımlı tercihler yapma şansı bırakmayan tavrı gazeteyi azıcık rahatlatmıştı, ama bu içeride alınan kararlardan çok, ortamın ve koşulların zorunlu kıldığı bir yönelişin sonucu gibiydi.

(Geçmiş zaman kipinde konuşmam, gazetenin, artık aramızda bulunmayan basılı haline saygısızlık etmemek için.)

Bunlar bir yana, Radikal şüphesiz varlığı faydalı bir gazeteydi. "Ana akım medya" içerisinde, bazen bazı haberlerin yer bulabildiği tek gazeteydi. Tabiî bazı muhabirlerin de!

Bir basılı gazetenin artık varolmayışı, onun sözünün sokaklardan ve birçok mekândan da kaybolması anlamına gelir. Gazete bayilerinin önündeki standlarda gazetelerin manşetleri sergilenir ve biz geçerken bunları ister istemez görürüz. Basılı gazete, birçok işte kullanılır, biryerlere serilir, sözüne gözler takılır. Sanal gazete hayatın böylesine içinde olamayacak haliyle. Eğer kendisine özgünlük kazandıran elemanlarından ve haberlerinden vazgeçmezse, Radikal belki internet gazetesi olarak insanların hayatında bugüne kadar bilmediğimiz türden bir yer tutar, alır yürür, değişik bir kanal oluşturur. Öyle umalım, iyisi olsun.

[ Lütfen sondaki EK'e bakınız. ]

Radikal İki "meselesi"


Radikal, "tek başına" bir gazete değildi, bu, onun ayırt edici özelliklerinden biri. Radikal Kitap ve Radikal İki'nin belki gazeteyi pek önemsemeyen okurları bile vardır. Kitap ekinin basılmaya devam edilecek oluşu şüphesiz teselli sayılabilirdi, ama Radikal İki'nin ortadan kalkışı öyle bir kayıp ki, herhangi bir teselli bu eksiği gideremez. Radikal İki, gazetenin yalpaladığı veya düpedüz abuk subuk işler yaptığı dönemlerde de kendini şuna buna bağlamayan, herhangi bir çıkara hizmet ettiği izlenimini uyandırmayan, sanki bağımsız bir yayın gibiydi.

Patronunu manevî yüklerden ve siyasî tehlikelerden koruyacak olan, esas, Radikal İki'nin kapanmasıdır. Aydın Doğan'ın bu operasyona bayağı bir uyanıklık kattığını düşünüyorum. Gazete yöneticileri Radikal İki konusunda ısrar etti mi, yoksa onlar da bu saatli bombadan kurtulmayı mı yeğlediler, bilmiyoruz, kimseyi töhmet altında bırakmayalım. Şüphesiz, Radikal İki'nin internete aktarılıp orada devam etmesi, günlük gazetenin adaptasyonuyla kıyaslanmayacak kadar kolay olurdu. Bu kadar prestijli bir yayının bu kadar kolay kapatılıvermesi, zaman zaman hükümete muhalefet edip çeşitli yanılsamalar yaratabilen ana akım medya âlemi konusunda hepimizi hakikate davet eden uğursuz bir uyarı gibi de algılanmalı.

Kişisel tarih: "araştırmacı kamyonculuk"


Basılı Radikal'in yayın hayatına son vermesi dolayısıyla, ben de size Radikal maceramı anlatmak istiyorum. Bunları daha önce hiçbir yerde anlatmadığım için, basının gündelik tarihi gibi bir düzeyde anlam taşıyabilirler. Benim kişisel tarihim açısındansa epeyce önemliler. Çünkü aradaki Taraf parantezi dışında yaklaşık on yedi yıldır mesleğini yapamayan, aslında düpedüz iş verilmeyen bir gazeteciyim ve bu süreç Radikal'den ayrılışımla başlamıştı. (Taraf'taki mesaimi ne derece "iş" sayabilirim, bilmiyorum; beş sene yazdım, hiçbir zaman doğru dürüst aylık almadım, hep başka işler yapmak zorunda kaldım, ayrıldığımda iki buçuk yıllık alacağım içeride kaldı.)

Ya! Ne ilginç değil mi? Belki de inanmıyorsunuz. On yedi yıldan sözediyorum. Elbette bütün bu sürecin günahını Radikal'e yükleyecek değilim. Ama oradan ayrılışımla başladı işte.

Radikal gazetesi dünyaya gözünü açtığında, yazarları arasında ben de vardım. Gazetenin çıkacağını duymuştuk, sol-muhalif tınılı-tonlu bir yayın organı olacağına dair de söylentiler vardı, ama beni köşeyazarı olarak çağıracaklarına tabiî ihtimal vermemiştim. Bu yüzden, teklif geldiğinde hem şaşırmış hem de sevinmiştim. Çünkü, ayıptır söylemesi, İletişim Yayınları'nda o sırada alabildiğimiz ücretler çok düşüktü ve Radikal'den alacağım parayla, hayatta ilk defa doğru dürüst bir aylık gelirim olacaktı. Bu sefa bir buçuk yıl kadar sürdü.

Radikal'in şansı mı demek lazım, bilemiyorum, belki de bürünmeye karar verdiği kişilik sayesinde o şansı kendi hazırlamıştı: Gazete çıkar çıkmaz, Susurluk skandalı patladı. Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Sedat Bucak'ın bir otomobil içinde bulunduğunun ortaya çıkması, Türkiye siyasetinde resmen bir dönüm noktasıydı. Saatte 200 kilometreyle bir kamyona çarpmış ve ölmüşlerdi. Bir şaşkınlık, heyecan ve öfke dalgası Türkiye'yi sarmaya başlıyordu. Yazı günüm değildi, telefon edip fazladan yazı yazmak istediğimi söyledim. Gazetenin başında Mehmet Yılmaz vardı ve anlaşılan, Susurluk kazasını, memleketteki muhaliflere hitap etmeyi öngören gazete için -futbol deyişiyle- muazzam bir "çıkış yakalama" fırsatına dönüştürebileceğini fark etmişti. "Yazsın," demiş, ilettiler, ben de yazdım. Derin devlet ile faşist örgütlenme arasındaki ilişkiye dair, edepli, terbiyeli, dolaylı ifadelerle dolu bir yazı yazdım. "Acaba gazetenin sınırlarını zorlayan bir yazı mı yazdım?" endişesiyle gönderdim. Fakat Mehmet Yılmaz, dediğim gibi, ortada "radikal" adıyla çıkan bir gazete için muazzam bir fırsat olduğunu görmüş, 12 Eylül sonrası basını için hiç alışılmadık ve asla olmayacak tarzda, "Gladyo kamyona çarptı" manşetini gazetenin tepesine koskocaman çakmıştı. Bunu, "Çatlı, Çiller, Ağar" manşeti izledi ve bir süre bu iş böyle gitti.

Susurluk kazasının ertesi günü yazdığım yazı gerçi gazetenin manşeti karşısında azıcık yumuşak kaçmıştı, ama yazının başlığı olarak uydurduğum "araştırmacı kamyonculuk" deyimi o sırada biraz popüler bile olmuştu; belki hatırlayan çıkar.

Kısa süren Asrı Saadet


Gazeteye bir, cumartesi ekine bir, Radikal İki'ye bir olmak üzere haftada üç yazı yazıyordum, kimse yazdığıma karışmıyordu. Sırf yazımı göndermekle yetinmeyeyim, gazeteyi çıkaranlarla bunun ötesinde azıcık muhabbetim olsun diye yaptığım bir-iki girişimde bozum oluşum ve genellikle karşılaşılan soğuk tavırlar dışında önemli bir sorun yoktu, paramızı düzenli yatırıyorlardı. İyiydi yani... 28 Şubat geldi.

Diyarbakır'ın Refah Partili belediyesinin düzenlediği "İnsan ve Demokrasi" -valilik "insan hakları" kavramının kullanılmasına izin vermemişti!- konferansından dönerken, muhabirlerle biraradaydık. Bazıları beni uyardı. Dönemin Genelkurmay ikinci başkanı, birçok muhabir karşısındayken, Radikal'den arkadaşımıza, "Sizin gazetede dört vatan haini var," demişti. Sonra da, hepsinin önünde, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Koray Düzgören ve bendenizin isimlerimizi saymıştı.

Üzerinde durmadım. Fakat birşeyler olacağı belliydi. Bir gün gazeteyi aldım, açtım, yazım yok! Atıldığımı düşündüm. Aradım, yazı günümün ve yazımın yeraldığı sayfanın değiştiğini söylediler. (Bunun 28 Şubat'la veya özel olarak benimle ilgisi yoktu, gazetede birtakım değişiklikler yapmışlardı.) "İnsan nezaketen bir haber vermez mi?" sorum, sanırım telefondaki otomatik bir mekanizma tarafından anında İzlandaca'ya çevriliyor, karşımdaki insan bunu bir türlü anlamıyordu. Bozulmuştum. "Sana köşe yazdırıyoruz, para veriyoruz ya, daha ne istiyorsun!" tavrı can sıkıcı, onur kırıcıydı.

Birkaç gün sonra, yazdığım yazıdan ilk defa birkaç kelimenin atıldığını gördüm. "Biz şöyle şöyle yaparız, bunun üzerine de bir general, bir polis şefi veya bir politikacı çıkar, bize vatan haini der..." yollu bir cümleydi, tam hatırlamıyorum. Buradaki "general"i atmışlardı. Neyse, Mehmet Yılmaz'ı aradım, ulaşamadım, sekreterine, arama sebebimin çok önemli, hayatî olduğunu, kendisinden telefon beklediğimi ısrarla söyledim. O gün aramadı. Konuştuğum başka bir yazıişleri yetkilisinden de tatminkâr bir cevap alamadım. Belli ki, artık her yazımdan birşeyler atılabilir ve ben bunu yazı yayımlandıktan sonra görebilirdim, yapacak bir şeyim de olmazdı. İstifa ettiğimi bildirdim. Bir-iki gün sonra Mehmet Yılmaz aradı, "dön desem dönmez misin?" kısalığında bir şey söyledi, ben de ortadakinin bir "anlayış farkı" olduğunu, dönmesem herkes için daha hayırlı olacağını söyledim, toplam iki-üç dakika sürdü, kapattık.

Bu hikâyeden ötürü 28 Şubat mağduru sayılır mıyım, yoksa dindar olmadığım için zaten sayılmaz mıyım, tescil için nereye başvurmam gerekiyor, boşveriyorum.

Aradan birkaç yıl geçti. Radikal İki'nin başındaki Tuğrul Eryılmaz, "Haydi artık, eke tekrar yaz," dedi. Tamam, dedim. Ancak "bunun mümkün olmadığını" öğrendik hep beraber. Birisi, herhalde Mehmet Yılmaz, başka kim olacak, "o yazamaz" demişti. Herhalde böyle bir tavırla karşılaşacağı Tuğrul'un aklından geçmemiş olmalıydı ki, önceden "vize almaya" gerek görmemişti. Ancak görüldüğü üzre, yetkililer prensip sahibiydi! Radikal Futbol'da bana niye "gel yaz" demediklerini de çok uzun zaman düşünmüştüm. Kimse bunu net olarak ifade etmedi, ama sanırım onun da sebebi aynıydı: Köşeyi bırakıp istifa etmiştim, dolayısıyla bir tür yasaklıydım. Ortada herhangi bir kavga, küfür, hakaret yoktu.

Radikal'in lafı ne zaman geçse, ister istemez bir burukluk hissettim. Bir ara, birtakım namlı faşistlerin orada köşe sahibi olduğunu gördüğümde manevî bağım bütünüyle koptu. Anılarım da silikleşti. Şimdi iyi ya da kötü herhangi bir duyguyla değil, Türkiye'nin medya ortamının somut koşullarına, bazı muhabirlerin bazı haberleri ancak bu gazetede yapabilmelerine ve gazetenin Gezi sonrası durumuna bakarak, yani akılla mantıkla, Radikal'in internet yayını kimliğiyle başarılı olmasını, bu tür başka yayınlara da kapı açmasını diliyorum.

[ EK / 21.06.2014 - Son paragrafı yazarken, Radikal bünyesinde dijitale geçiş bahanesiyle yapılan yapısal ve niteliksel değişiklikleri bilmiyordum. Bunları kimse ayrıntılı olarak anlatmadı, ama Ali Topuz ve Pınar Öğünç'ün yazıları hem gazete içindeki hayat hem de şu son yaşananlar hakkında bütün gerekeni -kimini de satır aralarında- ortaya döküyorlar. Mutlaka okunmasını tavsiye edeceğim iki yazı:
• Ali Topuz, Mutfaktaki Cinayetler
• Pınar Öğünç, Radikal'in Ardından... ]