17 Nisan 2015 Cuma

Devletin belgeleri - bizim belgelerimiz

Radikal, 16.04.2015


“Alındı Belgesi” müessesesi ile ilk defa, yanılmıyorsam valilik içerisinde bir bankonun önünde karşılaştım. “12 Eylül öncesi”nde. Ertesi gün dağıtılacak bildiri için “Alındı Belgesi” almaya gitmiştik.

İçinde bol bol devrimden, sosyalizmden sözettiğimiz bildiri için valiliğin nasıl olup da izin vereceğini anlayamamıştım. Tecrübeli bir arkadaş izah etmişti: Bildiri dağıtmak serbestti, izin almaya gerek yoktu. Her vatandaş veya dernek, altına ismini koymak kaydıyla, istediği bildiriyi yazar, istediği yerde dağıtabilirdi. İçinde suç unsuru varsa savcı sonradan dava açabilirdi. Sadece...

İşte: Kara Murat, TC memuru kılığında yaklaşıyor!..

Sadece yapacağın eylemden devleti haberdar etmen gerekiyordu. Gidip, “bu bildiriyi dağıtacağım” diye bir örneğini onlara veriyordun, onlar da sana “tamam, bunu aldık, gördük” anlamına gelen bir belge veriyorlardı: “Alındı Belgesi” buydu işte.

Dolayısıyla, fikrini yazıp basıp dağıtmanın önünde hiçbir yasal engel yoktu. İsveç'in en çılgın yargıcı gelse burada bir kelek bulamazdı.

Kara Murat’ın tavandaki avizeyle sallanarak üzerimize atlayacağı anı bekliyor ve sabırsızlanıyorsunuz, biliyorum. Çünkü hepiniz, hele 1970'lerde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bize istediğimiz bildiriyi kafamıza estiği gibi dağıttırmayacağını, engellemenin mutlaka bir yolunu bulmuş olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Niye? Çünkü burada doğup büyüdünüz ve bu bilgi genetik kodlarınıza yazıldı.

Buyurun: O “Alındı Belgesi”ni bir türlü alamıyordunuz. Genellikle akşamüstüne kadar bekletiliyor, verdiğiniz örneğin sizin giremeyeceğiniz birtakım dehlizlerde gezinmekte olduğunu hissediyor, ilgili memurla karşılaşamıyor, ertesi gün, yani aslında bildiriyi dağıtmayı planladığınız gün, öngördüğünüz saat geçtikten epey sonra, zaten artık belgeyi alsanız da manası kalmayacağına hükmediyor, eliniz boş gidiyordunuz.

Fakat bu şüphesiz basit bir engelleme hadisesi değildi. Devlet azla yetinmez.

“Alındı Belgesi”ni bir türlü vermeyerek devlet bu işten bambaşka bir kazanç daha sağlıyordu. Sizin gidip o bildiriyi o belge olmaksızın da dağıtacağınızı biliyordu. Böylece derneğiniz yasadışı iş yapmış oluyordu. Bilahare kapatılması için bir delil daha...

Toparlayalım: Yapacağını bildirmen, bildirdiğine dair kağıt alman gerekiyordu. Kağıt üzerinde bayağı bir özgürlük vardı. Fakat sana bu kağıdı vermiyorlardı.

Bir sansür aracı: Eser İşletme Belgesi

Türkiye'deki PKK'lileri konu alan Bakur belgeselinin gösteriminin engellendiği süreçte sinemacı olmayan ahali de “Eser İşletme Belgesi”ni tanıdı. Piyasaya çıkacak her film için alınması zorunlu bu belge, bir bakıma mâkûl ihtiyaçları karşılamak için bulunmuş bir çözüm. Film “piyasaya” çıkacaksa bir yapımcı firma lazım, yaş sınırı vs. için sınıflandırma işlemi var, falan...

Peki “piyasa”dan değil festivalden sözediyorsak, orada yeralacak bir film için niye böyle bir belge alınması gereksin? Gerekmiyor. Çoğu belgeselin aslında “yapımcı”ya bile ihtiyacı yoktur. Festival, adı üstünde, özel bir alandır. Açıktır, sansürsüzdür, meraklısı gelir, insanlar bilerek, seçerek gelirler. Yani çoluk çocuğun bilmeden açık saçık bir filmle karşılaşması ihtimali -eğer mesele buysa- yok gibidir.

Fakat tabiî murat başka (Kara Murat). Bu belge, gerçekte sansür makası yerine kullanılıyor. Pratikte, devlet istemezse hiçbir film bu belgeyi edinemez. Dolayısıyla gösterim için belge şartının arandığı hiçbir yerde gösterilemez. Çünkü filmi izleyecek heyet tabiî ki “çocuklara zararlı mı?” diye bakmıyor, “devlete zararlı mı?” diye bakıyor. (Bakur'u çekenlerden Çayan Demirel'in Dersim katliamını anlattığı filmi 38'in bu belgeyi alamama macerası, örneklerden yalnız biridir.) Aslında devletin belge için “vermiyorum” demesi de gerekmez, geciktirerek gösterim saatini-gününü geçirmekle bile sonuç alabilir.

Yani bu belge, doğrudan yasaklamanın yaratacağı kötü manzaradan devleti kurtarmaya yarayan bir araç. Gerekirse kullanılıyor. “Zararsız” filmler belgesiz gösterildiğinde görmezden geliniyor, Bakur gibilerin karşısına Kültür Bakanlığı bu dümenle dikiliyor.

Bakanın gelecek için yarattığı belge

Bakan Ömer Çelik, yarattıkları rezaleti savunmak için yoğun Twitter faaliyetine girişti. Acaba başka hangi konuda tam 24 (yirmi dört) tweet atmıştır? Bu rakam bile suçluluk delili ya da isterseniz, bişeyin belgesi sayılabilir.

Bakanın davranışına yolaçan, suçluluk duygusu, bunun yarattığı iç huzursuzluğu ve rahatsızlığı bir an önce savuşturma kaygısından ibaret olsaydı yine de iyi sayılırdı. Ancak İslâmcı siyasetin vazgeçilmezleri arasında yeralan bütün numaralar yine karşımızda.

Önce, bakan Çelik, tweet'lerinin tam on yedisine, Star gazetesinin “Festivalde terör filmi” haberinin kupürünü iliştirmiş. Yani? “Star gazetesi öyle yazmışsa öyledir” diyecek kaç kişi var ki Türkiye'de? Tweet'lerinden birinde, “bu haberde görüldüğü gibi” diye referans gösteriyor gazete kılığındaki propaganda bültenini. Bozacı-şıracı muhabbeti bile sayılmaz bu. Ayıp. Ömer Çelik, zihniyeti ne olursa olsun, akıllı bir adamdı; Star'ı kendine dayanak yapacak hale düşmesi insanlık adına üzücü.

Peki ne dedi bakan, onca çaba harcayarak?

Şunları: Kültür Bakanlığı özgürlükten ve demokratik değerlerden yanaymış ama bunun evrensel değerlere dayalı kırmızı çizgileri varmış ve “terör propagandası”, “bu çizgilerin önde geleni”ymiş.

Nereden biliyor bu filmde “terör propagandası” yapıldığını? Bizzat söylüyor ki, filmi yapanlar Eser İşletme Belgesi için başvurmamış. Dolayısıyla bakanlık adına kimse filmi izlemedi. Nereden biliyor bakan, filmde ne anlatıldığını? Türkiye'deki PKK kamplarını konu alan her film “terör propagandası” mı yapıyordur? Nereden biliyor? Bilmiyor.

Bakan diyor ki: Bakanlığı sansür yapmakla suçlayanlar, “öncelikle kendi yasal mükellefiyetlerini neden yerine getirmediklerini sorgulamalı”ymış. Bunun nasıl bir “yasal”lık ve nasıl bir “mükellefiyet” olduğunu izah ettim. Sanki kendi bilmiyor bu devlet jargonuyla gizlenen menfur emelleri ve sanki o filme o belge verilecekti başvurulsa! (daha görmeden “terör propagandası” diyor) – aferin Ömer Çelik, dürüstlükten 12 points!

Bakan diyor ki: “Bu kadar profesyonel organizasyonlarda bu kadar açık terör propagandasına destek verilmesi izah edilemez.” Ne demek? “İKSV bu filmi niye gösteriyor?” mu demek? Size ne? Festival orası. İstediği filmi gösterir. Nitekim yabancı filmler için Eser İşletme Belgesi aranmıyor. Bakan örtülü olarak, Kürt gerillalarını olağanlaştırmaya karşı ideolojik mücadele yürütüyor sanki.

Çelik, doğrudan doğruya meseleyi getirip çözüm sürecine, sürecin “yanlış anlaşılmasına” falan da bağlıyor nitekim. Yaptığına mantık oyunu bile denemez. Oradan buradan, nereden ne bahane bulur ne laf üretir de aslında kendi aklımın bile yatmadığı şu rezaleti savunurum diye çırpınıyor. Şöyle diyor: “Birileri, 'festival' kelimesi ile 'terör'ün yanyana geleceğini düşünüyorsa, biz asla ve asla bu düşüncede değiliz ve olmayacağız.” Aferin. Ben en çok “asla ve asla”yı sevdim. Ne güzel!.. Festival kelimesi ile terör kelimesinin yanyana geleceğini düşünmek... Bir arkadaşım var, geceleri yattığında hep bunu düşünür. Ben de bazen, deniz kenarında yürür, kaldırımdaki buruşturulmuş meşrubat kutusuna tekmeyi savururken, aklımdan geçer, festival kelimesi ile terör kelimesini yanyana getirmek. Ama yapamam... Yapmamalıyım.

Çünkü'sünü bakan izah ediyor: “Bu müstemleke zihniyeti...”

Ben de size izah etmeye çalıştım işte esas zihniyeti. Devlet çok-amaçlı belgelerle iş görür. Kimi belge hayatımızı karartmaya yarar, kimi de gelecekte nasıl hatırlanacağımıza dairdir. Bunları kendimiz üretiriz; on yedisine Star kupürü iliştirilmiş yirmi dört mesajla.